|
|
 |
|
Mustafa Söylemez
|
|
|
2010-03-09
|
|
DEPREM
|
|
Haftaya Elazığ’daki deprem ile başladık. Aslında bu yazı dün yayınlanacaktı. Elazığ’daki meydana gelen deprem bir kez daha canımızı acıttı. Türkiye’nin birçok bölgesi birinci derece deprem bölgesi olduğu halde hiç kimse üzerine düşen sorumluluğu yerine getirip önlem almıyor. Şimdi Elazığ’da ölen 50’den fazla insanın kerpiç evlerde yaşadığını ön sürüp geriye çekilmek ne kadar mantıklıdır? Başka kalacak yerleri mi var?
Muş’un da birinci derece deprem bölgesinde yer alması endişelerimizin artmasına neden oluyor. 44 yıl önce Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen deprem hala dillerde. Ki bu depremin yaraları hala sarılmadı. Daha geçen yıla kadar kaç kere haber konusu oldu bilmiyorum. Hak sahiplerinin konutunu torunları aldı diye bizzat haber yaptığımı hatırlıyorum.
Deprem bölgesinde ikamet ettiğimiz sürece depremden korkarak yaşantımızı sürdüremeyiz. Doğal afetlere karşı alınması gereken tedbirler uygulanırsa böyle küçük şiddetli depremlerde can kayıpları da olmaz. Tamam, her şey takdiri ilahidir. Ancak insanoğlunun da tedbiri elden bırakmaması gerekir. Japonya’da bu şiddetteki depremlerde bırakın can kaybının olmasını binalarda en küçük bir hasar dahi görmek mümkün değil. Japonya’da birinci derece deprem bölgesi değil mi?
Elazığ’da meydana gelen depremden çoğumuz ders almalıyız. Binalarımızın güçlendirmeye ihtiyacı var mı, yok mu? Yeni yapılacak olan yapıların depreme dayanıklı olması gerektiğini bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Bu durum Türkiye’de yıllarca ihmal edilmiş. Marmara depreminden sonra bazı yönetmelikler değiştirildi, kamu binalarına biraz daha özen gösterilmeye başlandı. Ancak çözüm olarak yeterli olduğunu söylememiz mümkün değil.
Binaların ihaledeki şartnamelerine uygun olması, depreme dayanıklılığı gibi önemli konular gözden kaçmamalıdır. Çimentonun, demirin ne yeterli düzeyde kullanılması kadar zeminin etüt çalışmasını da aynı ciddiyetle yapmalıyız. Omuz silkerek, masum rolüne bürünmek kimseye fayda getirmez. Deprem bu ülkenin bir gerçeği ise, başta yetkililer olmak üzere herkes bu gerçekle yüzleşmek zorundadır.
Elazığ’daki depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımız kerpiç evde yaşıyordu bahanesi ile durumdan vaziyet çıkarmayalım. Türkiye’nin her yerinde bu böyledir. O zaman bir karar alın, kerpiç evleri yıkın. İnsanların göz göre göre ölmesini mi bekliyorsunuz? Birinci derece deprem bölgesi olan Muş’taki köylerde kerpiç ev yok diyebilir misiniz? Bırakın köyleri şehir merkezinde hadi kerpiç evler. Taş duvarlardan yapılan nice evler var. Tuğlada, kolonlardan yapılan evleri mi var bu garibanların?
Kentleşmeye yönelik çalışmalara başlatıldığı an bunlara dikkat edilmeli idi. Muş’ta kooperatifle uğraşanlar bir kat fazla ruhsat almak için olmadık yollara başvurdular. Depreme dayanıklı bina yapmak, güçlendirme yapmak hiç birinin aklına gelmezken, fazla kat yapmak için akıl uçuklatan projeler hazırladıklarını anlatıp durdular. Çarpık yapılaşmanın önüne bugün geçilemiyor. Binalar neredeyse bir birine yapışık yapılmış. Hele bazı binalar var ki, insan bakmaya cesaret edemiyor. Elazığ’da 6 şiddetindeki depremde nasıl 50 kişi ölür diye şaşkınlığımızı ifade ediyoruz. Allah yazmışsa bozsun. Muş’ta olsa daha fazla ziyana yol açacak diye düşünüyorum.
Her önüne gelen müteahhit olur, kooperatifçi olursa Muş’un da kentleşmesi, yapılaşması böyle olur. Bir üyemiz fazla olsun, bir katımız yüksek olsun düşüncesi ile insanların hayatını büyük bir tehlikenin eşiğine getirdiğimizin farkına bile varmıyoruz. Her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yakıyor.
|
162
defa okundu
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|